Osmanlı'da Divan Edebiyatı

1 sayfadaki 5 sayfası 1, 2, 3, 4, 5  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:36 am

Ahmed Fakih


Yaşadığı dönem: 13.yyHayatı:
Kaynakların çoğunda 13. yüzyıl Anadolu sahası Türk edebiyatının ilk
temsilcileri arasında adı geçen Ahmed Fakîh, Hoca Ahmed Fakîh ve Sultan
Hoca Fakîh adları ile de tanınmıştır. Ancak, 14. yüzyılın ortalarında
Anadolu'da çıkan veba salgınından, Ahmed Fakîh'e mal edilen Çarh-nâme
adlı eserde de söz edildiği için Semih Tezcan, Çarh-nâme'nin en erken
1350'den sonra yazılmış olması gerektiğini belirterek Ahmed Fakîh'i de,
14. yüzyıl şairlerinden kabul etmektedir. Hakkındaki bilgiler genellikle
Mevlevî ve Bektaşî kaynaklarındaki menkıbelere dayanır. Ahmed Fakîh ve
ona ait olduğu sanılan Çarh-nâme adlı kaside nazım şeklinde yazılmış
manzumenin varlığından ilk haber veren F. Köprülü olmuştur. Köprülü'den
sonra Ahmed Fakîh ve eserleri üzerindeki araştırma ve çalışmalar başka
araştırıcılar tarafından da sürdürülmüştür. Bugün, kaynakların yeniden
incelenip değerlendirilmesi sonucu Ahmed Fakîh adını taşıyan farklı
yüzyıllarda yaşamış değişik kişilerin olduğu ve bunların birbirine
karıştırıldığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Kişilikleri birbirine
karıştırılmış olan söz konusu farklı Ahmed Fakîh'ler hakkında etraflı
bilgi ayrıca, Türk. Diy. Vak. İsl. Ans. Ahmed Fakîh maddesinde
verilmiştir (Türk Diy. Vak. İsi. Ans. Ahmed Fakîh mad. Osman F.
Sertkaya, C. 2, İst. 1989, s. 65-67).
Edebiyat tarihleriyle diğer birçok kaynakta, mutasavvıf şair Hoca Ahmed
Fakîh'le ilgili verilen birbirinin benzeri bilgilere gelince; Horasan'da
doğup Konya'ya gelen Ahmed Fakîh, Mevlâna'nın babası Bahaeddin Veled'in
müridlerindendir. Kendisine, Bahaeddin Veled'den fıkıh dersi aldığı
için Fakîh denmiştir. Eflâkî'nin, Menâkibü'l-Ârifîn’de anlattığına göre,
Ahmed Fakîh, Bahaeddin Veled'in derin tasavvuf bilgisini görünce
kendinden geçerek kitaplarını yakmış ve dağa çıkarak Bahaeddin Veled'in
ölümüne kadar orada yaşamış; daha sonra Konya'ya dönmüştür. Ahmed
Fakîh'le ilgili olarak kaynakların verdikleri bilgiler arasında, onun
hac farizasını yerine getirmek için Hicaz'a gittiği hac dönüşünde ise
iki ay Kudüs'te kaldığı da bulunmaktadır. Onun Hicaz yolculuğuyla ilgili
söz konusu edilen bu bilgi Kitâbu Evsâfı Mesâcidi'ş-Şerîfe adlı
eserinde verilmektedir. Ahmed Fakîh'in ölüm tarihi Eflâkî tarafından
1221 olarak bildirilir. Ancak, Fakîh'in Bahaeddin Veled'e yakınlığı
dikkate alındığında bu tarihin Mevlânâ'nın yaşadığı dönemden önce
yaşamış bir başka Ahmed Fakîh'in ölüm tarihiyle karıştırıldığı gerçeği
ortaya çıkar. O. Sertkaya'ya göre hayatı hakkında yukarıdaki bilgilerin
verildiği A. Fakih'in ölüm tarihi 1252 olmalıdır.
Eserleri: Çarh-nâme, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe. Kaynak: Mengi,
Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:37 am

Dehhanî


Yaşadığı dönem: 13.yyHayatı:
Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen Horasanlı bir Türk olan Dehhanî, bir
saray ve zevk şairidir. Selçuklu sultanının kahramanlık ve cömertliğini
duymuş, XIII. Yüzyılın ilk yarısında Horasan’dan kalkıp yetişkin bir
şair olarak gelmiş, Selçuklu I. Alaaddin (hükümdarlığı: 1220-1237)
döneminin elverişli şartlarından ve Sultan’ın iyiliklerinden yeterince
yararlanmıştır. Uzunca bir süre Anadolu’da kalmış, ün salmıştır.
Sultan’ın buyruğuyla, hükümdarın adına 20.000 beyitlik Farsça “Selçuklu
Şeh-nâmesi” yazmış, ancak bu kitap bugüne kadar ele geçirilememiştir.
Dehhanî gitgide yaklaşan Moğol akınından çekinerek Horasan’a dönmek için
izin istemiştir.
Kişiliği ve şiirleri:
Şair, gelip geçici hayat süresini bütün fırsat ve imkânlarıyla
değerlendirmiştir. Şiirlerinde Doğu şiirinin renkli sembollerinden olan
bahar mevsimi, gül-bülbül, işret meclisleri, kıssalar, destanlar,
efsaneler ile özlemlere, heveslere, umutlara ve içli yakınmalara sıkça
yer vermiştir.
Şiirlerinde bir yoğunluk ve derinlik yoktur. Aynı motifleri türlü yönleriyle tekrarlamıştır.
Kasidesini, klasik bölümlere değil karışık biçimde düzenlemiştir. Mevcut
yedi şiirinde ise dört ayrı aruz kalıbı kullanmıştır. Bunların bazıları
sonraki yüzyıllarda çok sevilmiş, değişik sesli kalıplardır. Türkçeyi
aruza uydurmak için çok fazla imale kullanmıştır.
Dehhanî’nin söz dağarcığı tutarlıdır. Sözdizimi düzgündür. Anadolu
Türkçesini düzgün ve başarılı kullanmıştır. Şiirlerinde tasavvuf
kültürünün izlerine rastlanır. Türk divan şiirinde çağının ve sosyal
çevresinin, sosyal hayatını, ahlâk ve güzellik anlayışını yansıtan ilk
şairdir. Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî
Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.

Şair[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.][Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] alt="" />ehhanîTürü:
gazelBaşlık: Zihî gevher k’arulıkda güher veşdür dişi lü’lü’Şiir:Zihî
gevher k’arulıkda güher veşdür dişi lü’lü’Yüzin görü burur yire özin her
dem gül-i hod rûYüzi güldür saçı sünbül boyı serv ü lebi
şekkerMelek-sîret hasen-sûret kaşı fettân gözi câdûBilüsüzlik idüb bu
kim mukâbil oldı yüzineKamuya rûşen oldı kim katı yüzlüyimiş
gözgüYiridür tağlara düşsem bugün Ferhâd veş andanKi şîrîn sözleri
vardur şekerden hem dahı tatluNiçe gözleyem ol kaşı ki hışmı yasını
kurmışAtar kirpükler ohını pey-â-pey gözüme karşuBilünden kimsene hergiz
haber virmeye kılcaKemer ger kıl yaranlara heber virmezise gizlüDegül
mümkin ki gönülden ögütle çıkaram anıAğarmaz hîç Dehhânî yuyuban sûret-i
hindû
Açıklama:vezni: mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün
Şair[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.][Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] alt="" />ehhanîTürü:
gazelBaşlık: Boyun cennetde tûbîye eger salmazısa sâyeŞiir:Boyun
cennetde tûbîye eger salmazısa sâyeKim anı cennet ehlinden nazarda bir
çöpe sayaEgerçi kim mutavveldür saçunun hîç ucı yokdurSor âhir
kıl-be-kıl disün nesîm-i gâliye-sâyaDişün dürlerine lâlâ olursa lülü’-yi
lâlâBu mansıb çok degül midür bugün lü’lü’-yi lâlâyaHat u hâl ü saçun
görüb gönül sevdâsına düşmişZi miskîn göz kara idüb ne düşdi bunca
sevdâyaCemâlünle bir araya gelür olsa mukâbil ayCemâlün ittisâlinden
düşer bin ihtirâk ayaGönül virdüm belâ aldum kad-i bâlânı çün
gördümGönül virmek belâyımış bilimedüm bu bâlâyaKalem yazdı bu sevdâyı
başuma ger kalem bigiBaşum gitse yiter bana bu sevdâ sûd u ser-mâyeBu
sevdân odıdur dün gün yanar içümde pinhânîSirâyet idüben birgün
dutışısar süveydâyaSöziyle gerçi Dehhânî güher kânı durur illâZer oldı
çün virdi gönül sen sîm-sîmâya
Açıklama:vezni: mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün
Şair[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.][Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] alt="" />ehhanîTürü:
gazelBaşlık: Zihî devlet ki gözlerüm yüzünden oldı nûrânîŞiir:Zihî
devlet ki gözlerüm yüzünden oldı nûrânîVisâlün lutf idüb savdı başumdan
girü hicrânıSeverem sini cân bigi hatâ didüm ma’âza’llâhNe mikdârı ola
cânun ki benzedem sana cânıYüce boyun kılur bende çemende serv-i
âzâdıYüzün mihri ider tâbân felekde mâh-ı tâbânıEger emseyidi sinün
leb-i la’lünden İskenderN’iderdi isteyb bunca cihânda âb-ı hayvânıEgerçi
cem’e şem’ isen bugün her cem’ arasındaPerîşân kılma saçunı esirge ben
perîşânıBugün çün hüsn devrânı senündür eyü adılaSüre gör devr-i hüsnüni
ki geçer hüsn devrânıCemâlün iy büt-i Çînî cihânı dutdı ser-tâ-serNite
kim Rûm ilin şi’riyle bugün dutdı Dehhânî
Açıklama:vezni: mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün
Şair[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.][Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] alt="" />ehhanîTürü:
gazelBaşlık: ‘Aceb bu derdümün dermânı yok mıŞiir:‘Aceb bu derdümün
dermânı yok mıYa bu sabr itmegün oranı yok mıYanaram mûmlayın başdan
ayağaNedür bu yanmağun pâyânı yok mıGüler düşmen benüm ağladığıma‘Aceb
şol kâfirün îmânı yok mıDelübdür ciğerümi gamzen okıAra yürekde gör
peykânı yok mıGözi hançerlerin boynuma çaldı‘Aceb ol zâlimün im’ânı yok
mıSu gibi kanumı toprağa kardunNe sanursın garîbün kanı yok mıCemâl-i
hüsnüne mağrûr olursınKemâl-i hüsnünün noksânı yok mıBegüm Dehhânî’ye
ölmezdin öndinTapuna irmeğe imkânı yok mı
Açıklama:vezni: mefâ’îlün mefâ’îlün fa’ûlün


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:37 am

Mevlâna Celaleddin-i Rumî


Yaşadığı dönem: 13.yyHayatı:
30 Eylül 1207 tarihinde Belh'te dünyâya gelen Mevlânâ'nın asıl adı
Mevlânâ Muhammed'dir. Babası "Sultanü'l-Ulema" Bahae'd-dîn Veled, bir
ulema ailesine mensuptur. Mevlâna, beş yaşında iken Belh'ten ayrılmış,
babasıyla Bağdat üzerinden hacca gitmiştir. Hicaz ve Şam yoluyla
Anadolu'ya gelmiş ve ailece 1218'de Konya'ya yerleşmişlerdir. Çok iyi
bir eğitim ve öğretim almış; Farsça, Arapça ve Rumca öğrenmiştir. Babası
Bahaeddin Veled iki yıl sonra Konya'da ölmüştür. 18 yaşında Gevher
Hatun'la evlenmiş, bu evlilikten oğlu Sultan Veled dünyâya gelmiştir.
1244'te Konya'ya gelen gezgin derviş "Sultanü'l-Ma'şukîn” Şemseddin
Muhammed-i Tebrizî ile tanışmış, tasavvufi anlamda ona âşık olmuş, bu
tasavvufî aşk, Mevlâna'yı şâir yapmış ve böylece, İslâm dünyasının en
büyük şairlerinden biri olmuştur. Mevlâna, Şems ile tanıştıktan sonra
müritlerini ihmal etmiş, Şems'ten başka hiç kimse ile meşgul olmamıştır.
Bu durumdan müritleri rahatsız olunca, Şems de Şam'a kaçmıştır. Ancak,
Mevlâna daha da perişan hâli gelmiş, eskisi kadar bile müritleriyle
ilgilenememiştir. Bunun üzerine müritleri, af dilemişler ve Sultan
Veled, Şems'i Şam'dan alıp gelmesi için görevlendirilmiş, Şems
Mevlâna'nın yazılı ricasına dayanamayarak Konya'ya dönmüştür. Kısa bir
müddet sonra müritlerin, Şems'i Mevlâna'dan uzak tutmağa çalışmaları
üzerine Şems bir gün ortadan kaybolmuş (1247), Mevlâna bunun üzerine iki
kere Şam'a gitmesine rağmen Şems'i bulamamıştır.
Mevlâna kendisini şiire ve semâya verir. Kaybolan Şems'i kendinde bulur.
Nitekim bazı gazellerinde mahlas olarak Şems'in adını zikreder. 1254'te
müritlerinden Selâhaddin-i Zerkûb'u halife tayin eder, on yıl
naiplikten sonra Zerkûb hastalanarak ölür. Yerine Çelebi Hüsameddin
halife olur ve Mevlâna'nın ölümüne kadar yanında kalır. Mevlâna 17
Aralık 1273 tarihinde Konya'da ölür. Cenazesi büyük bir törenle
kaldırılır. Törene bütün Konya halkı, devlet büyükleri, Hıristiyanlar ve
Museviler katılır. Çelebi Hüsameddin'in ölümünden sonra Mevlâna'nın
oğlu Sultan Veled şeyhliği kabul eder ve ölümüne kadar (1313) bu görevde
kalır. Sultan Veled, Mevlevîlik'i sistemleştirir, semânın kurallarını
belirler ve bir âyin düzeni hâline getirir.
Edebî Kişiliği
«Hamûş» mahlasını kullanan Mevlâna, şiirlerinde sec'lere bolca yer
vermiştir. Çoklukla şiirlerini içine doğduğu gibi söylemiştir.
Mesnevî'sinde bir konudan diğerine geçer, başladığı bir hikâyenin
arasına uzun tasavvufî öğütler sokar, konular arasında sık sık
çağrışımlar yapar.
Mevlâna, eserlerinin büyük çoğunluğunu Farsça ile yazmış olmakla
birlikte, Dîvân'ında Türkçe-Farsça mülemma' şiirlere rastlanır. Diğer
eserlerinde de Türkçe kelimelere rastlanır.
Şair, Senâî ve Feridüddin Attâr'dan etkilenmiştir.
Zaman zaman şiirlerinde rind bir şâir olarak görünse de şeriat
kurallarını saygıyla uygulamıştır. Ana kaynağı Kur'ân ve Hz. Muhammed
sevgisi olmuştur. Matematik, tıp ve astronomi ilimlerini de öğrenmiş ve
eserlerinde bu bilimlerin terimlerini kullanmıştır.
Bildiklerini halka öğretmek için basit ifadeler kullanmıştır.
Tasavvuf anlayışını bir yaşam biçimi hâline sokmuştur. Bütün varlıklara
sevgi, saygı ve vefa ile yaklaşmıştır. Bu noktada yönetenle
yönetilenleri birbirinden ayırmamıştır.
İslâm ahlâkını Kur'ân ve hadislerin ışığında mükemmel bir biçimde
yorumlayarak sentezini yapmış ve uygulamıştır. Asıl konunun "insan"
olduğunu çok iyi bilen Mevlâna, dinlerin, felsefelerin ve ahlâk
sistemlerinin insan için ve insanın mutluluğu için vasıta olduğunu her
fırsatta vurgulamıştır. İşte bu gerçeğe giden yolun vefalı sevgiden
geçtiğini, bunun da yaşanarak öğrenileceğini özellikle belirtmiştir.
Allah'ı yarattıklarında ve insanda görerek sevmek, varlıkları değişik
nitelikleriyle birbirinden ayırmamak temel anlayışı olmuştur. Bu
anlayışını şiir, musikî ve semâ ile de pekiştirmiştir. Eserleri: Dîvân-ı
Kebîr, Mesnevî-yi Ma’nevî, Fî-hi mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a, Mektûbât.
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:37 am

Şeyyâd Hamza


Yaşadığı dönem: 13.yyHayatı:
Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen, Anadolu’da halka sûfîce şiirler
söylereyerek tasavvuf yollarını tanıtan bir gezici derviş olan Şeyyad
Hamza’nın hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. XIII. Yüzyılda
Akşehir-Sivrihisar yöresinde yaşadığı tahmin edilmektedir.
Kişiliği
Kur’an, Arapça ve Farsça kültürü olan, hece ve aruzla şiirler söyleyen
bir kişiliğe sahiptir. Hece vezniyle söylediği şiirleri, ilahileri
söyleyiş itibarıyla düzgündür aruazla yazılmış şiirleri sanat
iddiasından dinî-ahlâkî ve sûfîce şiirlerdir.
Şiirlerinde şekil ve söyleyiş bakımından düşündürücü bir çeşitlilik
görülür. Dokuz beyitli bir gazelini klasik gazel tarzının türlü
incelikleriyle örülü olduğu, Doğu Türkçesi ile yazıldığı görülür.
“Yûsuf u Zelihâ” adlı mesnevisi XIII. Yüzyılın dinî ve fikrî hayatına
uygundur. Sade bir Oğuz Türkçesi ile yazılmıştır. Eserin en önemli yönü
dilidir ki, bu yönü sanat yönünden üstündür. Eski Anadolu Türkçesinin
ses ve şekil özelliklerini geniş ölçüde aksettirir. Türkçeyi aruza
uygulamada birçok imale ve zihaf yapmıştır. Eserin konusu Kur’an’dan
alınmıştır. Eserde tasavvuf anlayışı doğrultusunda nefsini yenmeyi
başaran kişinin sultanlardan da üstün olacağı teması işlenmiştir.
Eğitici nitelikteki 41 beyitten oluşan üç şiirinde Şeyyad Hamza ecelin
hükümdar, zengin-fakir, güzel-çirkin demeden mukadder olduğunu, devlet,
varlık ve güzellik gibi geçici değerlerle gururlanmamak gerektiğini
anlatarak gaflet uykusundan uyanıp Kur’an’a sarılmayı ve Allah’a
sığınmayı tavsiye eder. Başka beş na’tinde peygambere ve dört halifeye
bağlılığı onun aynı zamanda inanç bakımından halis bir Sünnî olduğunu da
ortaya koyar.
Şair kendinden yaklaşık yüz yıl önce yaşamış olan Ahmed-i Yesevî’nin
şekil ve üslûp bakımından etkisinde kalarak onun bir şiirine nazire de
söylemiştir. Eseri: Dâstân-ı Yûsuf Aleyhisselâm ve Hâzâ
Ahseni’l-kasâsi’l mübârek
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:37 am

Nesimî


Yaşadığı dönem: 14.yy - AzeriHayatı:
Sufî bir Türk şairi olan Nesimî’nin hayatı hakkında çok az bir bilgi
vardır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen şair, 1408’den önce
Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür.
XIV. yüzyılın son yıllarında Irak, Azerbaycan, Kuzey İran ve Anadolu
sahalarında sür’atle yayılan Hurûfîlik’in kurucusu Esterâbâdlı Fazlullah
Hurûfî (1339-1393)’ye intisâbetmiştir. Hurûfî tarîkatine mensub ve
huruf bilgisine vâkıftır. Hurûfîliğin İran ve Anadolu Türkleri arasında
yayılışında, büyük bir rol oynamış gezgin bir şairdir. Nesimî, özellikle
Bektaşîler ile vahdet-i vücûd kurallarını benimseyen sufîler tarafından
büyük bir sofu olarak kabul edilmiş, hakkında bir çok menkıbe meydana
getirilmiştir. Bunlar arasında onun, yüzen derisini sırtlayıp Halep’in
on iki kapısından çıkarak sır olduğu menkıbesi de vardır. Menkıbeleri,
Horasan ve Maveraünnehir’e kadar yayılmıştır.
Edebî kişiliği
Azerî edebiyatının XIV. Yüzyıldaki en büyük şahsiyet, tesirinin
genişliği ve devamlılığı bakımından Türk edebiyatının en büyük
temsilcilerindendir.
Şiirde büyük bir güç gösteren Nesimî, Farsça ve özellikle Türkçe şiirler
yazmıştır. Şiirlerinde çoğu kez kendi inancını dile getirmiştir. Buna
rağmen, din dışı ve âşıkâne gazelleri de vardır. İran şairlerini iyi
tanıyan iyi tanıyan şair, özellikle tasavvuf edebiyatında sürekli
etkiler yapmıştır. Anadolu Türkçesine yabancı olmayan Nesimî, Osmanlı
şiiri üzerinde derin izler bırakmıştır. Habibî, Hataî ve Fuzulî de dahil
olmak üzere, bütün Azerî şairleri iki asra yakın bir zaman onun etkisi
altında kalmıştır. XV.-XVI. Yüzyıllarda bir çok Azerî ve Osmanlı
şairinin Hurûfîliği kabul etmelerinde Nesimî’nin büyük etkisi olduğu
gibi, Fuzûlî’de bile duygu ve anlatım bakımından onun etkisi gözden
kaçmaz.
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:37 am

Ahmedî


Yaşadığı dönem: 14.yy - AnadoluHayatı:
1334 yılında doğan Ahmedî, XIV. Yüzyılda yetişen Osmanlı şairlerinin en
büyüğü ve en ünlüsüdür. Ünü XV. ve XVI. Yüzyıllarda da devam etmiştir.
Ahmedî’nin asıl adı “Tâcüddin İbrahim bin Hızır”dır. İlk öğrenimini
Anadolu’da görmüş, sonra büyük âlimlerden ders görmek üzere zamanın
geleneğine uyarak Mısır’a gitmiş, kuvvetli bir öğrenim görerek İslâm
ilimlerini tamamen öğrenmiştir. Yaradılışından gelen kabiliyetine uyarak
edebiyatla uğraşmaya başlamıştır.
Anadolu’ya döndükten sonra Germiyan beylerinin hizmetine girerek
Kütahya’ya yerleşmiştir. Önce Süleyman Şah’a sonra Bursa’ya giderek
Osmanlı sultanlarından Emir Süleyman’a intisabetmiştir.
Zarif, hoşsohbet bir şairdir. Ömrünü Bursa’da geçirmiştir. Divan kâtipliği görevini yaparken 1413’te Amasya’da ölmüştür.
Edebî Kişiliği
Ahmedî, çok yazmış bir şairdir. İran şairlerinden özellikle Nizamî,
Kemal Hocendî, Selman-ı Savecî’nin etkileri altında kalmıştır. “Başka
şairleri taklit etmediğini, yazdıklarının kendine ait olduğunu, Gülşehrî
gibi kendini beğenmiş bir adam olmadığını” söyler. Elvan Çelebi ve
Şeyhoğlu Mustafa’ya karşı şiddetli eleştirilerde bulunup, kendini
Enverî, Nizamî, Selman-ı Savecî gibi İran şairleri ile kıyaslamaya
kalkışır.
Edebî zevki yüksektir. Edebî kişiliğinin oluşmasında gülşehri’nin, Hoca
Mesud’un ve Şeyhoğlu’nun etkileri açıkça görülür. Bazı sofiyâne
şiirlerinde yunus emre ve aşık paşa’nın etkileri vardır.
İran ve Türk edebiyatını çok iyi bilen ve bunlardan yararlanan Ahmedî,
XIV. Yüzyılın en büyük şairidir. Devrine göre çeşitli türlerinde ve
nazım şekillerinde en büyük başarıyı göstermiştir. Dili ve anlatımı
düzgün, tasvirleri canlı ve renklidir; şiirlerinde sık sık nazım
kusurlarına rastlanır.
XIV. yüzyıl şairleri Türkçenin nazım dili olarak kabalığından
yakındıkları hâlde, Ahmedî’de böyle bir düşüncenin görülmemesi dikkate
değerdir.
Şiirlerinde ölçülü bir sanatçı titizliği vardır. Ünü gayet yaygındır.
XV. yüzyıldan sonra Şeyhî’den itibaren Ahmedî gittikçe unutulmuştur. XV.
yüzyıldan İskender-nâme’sinden başka eseri hatırlanmaz olmuştur.
Eserleri: Dîvan, İskender-nâme, Esrâr-nâme, Cemşîd ü Hurşîd,
Tervîhü’l-Ervâh.
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:38 am

Gülşehrî


Yaşadığı dönem: 14.yy - AnadoluHayatı:
Doğum ve ölüm tarihi bilinmiyor. Türk diline bilinçli olarak önem vermiş
bir şairdir. Türkçeyi Farsçadan üstün, Arapçaya eşit tutmuştur. En
önemli eseri “Mantıku’t-tayr”dır. Sanat amacı güdülerek, tasavvufî yolsa
kaleme alınmış olan bu eser, İran şairi şeyh Feridüddin-i Attar’ın aynı
adlı eserinden tercümedir. Yalnız, tercüme sırasında çeşitli kaynaklara
başvurulmuş, Mevlâna’nın “Mesnevî”sinden hikâyeler alınmış, ayrıca
çağıyla ilgili bir çok ahlâkî sohbet ve şikâyetle genişletilmiş ve adeta
yepyeni bir eser oluşturulmuştur. Gülşehrî’nin dili temiz, nazmı
kusursuz üslûbu çekici ve akıcıdır.
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:38 am

Kadı Burhaneddin


Yaşadığı dönem: 14.yy - AnadoluHayatı:
Asıl adı Burhaneddin Ahmed olan şair, 1344 yılında Kayseri’de doğmuştur.
Kadı, vezir, atabey ve hükümdar olmuş bir Türk şairi ve âlimidir.
Burhanneddin beş yaşındayken babasından derse başlayarak on dört yaşına
kadar Türkçe, Arapça ve Farsçadan başka mantık ve hikmet gibi ilimleri
de öğrenmiştir. On dört yaşında babasıyla Mısır’a gitmiş orada fıkıh,
usûl, feraiz, hadis, tefsir ve tıp ilimlerini öğrenerek dört mezhebe
vâkıf olmuştur. Ayrıca tabiiyat, riyaziyat ve ilâhiyatın usûl ve ilmini
görmüştür. On dokuz yaşında hac görevini tamamlamış, yirmi bir yaşında
babasının yerine Kayseri’de kadı olmuştur.
1381 yılında sultan olarak Sivas’ta tahta çıkmış, kendi adına hutbe
okutmuş, sikke bastırmıştır. On sekiz yıl süren saltanatı fasılasız
savaşlar içinde feci bir biçimde sona ermiştir. 1398 yılında Sivas’ta
öldürülmüştür.
Edebî Kişiliği
Kadı Burhaneddin çok zekî, pek tedbirci ve basiretli, dikkate değer
derecede iş bilen seçkin bir kadı, seçkin bir vezir, âlim, şair ve cesur
bir hükümdardır.
Üstün zekâsıyla devrin bütün bilgilerini elde etmiş, kılıç ve kalemi
aynı beceri ile kullanmıştır. Harple uğraştığı zamanlarda bile ilimle
uğraşmaktan uzak kalmamıştır. Arapça ve farsçayı şiir söyleyecek kadar
iyi öğrenmiştir.
Eserlerinde Azeri Türkçesinin bütün özellikleri bulunmasına rağmen dil
ve tekniği kusurludur. Kendine özgü içten ve canlı bir üslûbu vardır.
Siyasî ve ilmî şöhreti, şairliğini gölgelemiş olan Kadı Burhanneddin
Azeri ve Osmanlı edebiyatlarının gelişiminde etkili olmamıştır.
Eserleri: Dîvân, İksîrü’s-sa’adât fî Esrârü’l-ibâdât
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:38 am

Âşık Paşa


Yaşadığı dönem: 14.yy - AnadoluHayatı:
XIV. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’da yetişen Türk şair ve
mutasavvıflarının en büyüklerindendir. Asıl adı Ali olan ve 1272’de
Anadolu’da dünyaya gelen Âşık Paşa’nın hayatı hakkında pek az şey
bilinmektedir
Rivayete göre XIII. Yüzyılda Anadolu’ya Horasan’dan gelen bir derviş
ailesine mensuptur. Ailesi XIII. Yüzyılda Anadolu’nun Moğol istilâsından
önceki siyasî ve sosyal buhranlarına karışmış Babaîler isyanı ve
Karaman Beyliği’nin kuruluşu ve ilk gelişimde rol almış şeyh ailesidir
babasının Muhlis Paşa olduğu rivayet edilir.
Âşık Paşa, Orta Anadolu’nun nüfuzlu ve zengin bir sûfî ailesine
mensuptur. Kırşehir’e yerleşmiştir. Kırşehir, devrinin en önemli
iktisadî ve medenî merkezlerinden biridir.
Ehl-i sünnet kurallarına uygun bir tasavvuf mesleğine mensup olan Âşık
Paşa, gayretleriyle etrafına birçok mürid toplamıştır. Devlet işlerinde
de bulunmuştur.
Edebî kişiliği
Gençliğinde mükemmel bir öğrenim görmüş, Şeyh Süleyman-ı Kırşehrî’den
zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenmiştir. Yalnız Arap ve Fars dillerinde
değil, genellikle İslâmî ilimlerde ve özellikle tasavvufta büyük bir
kudret kazanmıştır. Hacı Bektaş, Ahi Evran, Şeyh Süleyman, Mevlâna,
Sultan Veled gibi büyük mutasavvıfların mürid ve eserleriyle yakından
ilgilenmiştir.
İran tasavvuf edebiyatını ve özellikle Senâî, Attar, Mevlâna ve Sultan Veled’i çok iyi bilir.
Şiirlerinde Mevlâna ve Sultan Veled gibi tam bir “vahdet-i vücûd”cu
olmakla beraber ehl-i sünnet kurallarına uygun bir tasavvuf anlayışını
yaymıştır. Bu işi Türkçe yazdığı Garib-nâme adlı eseriyle yapmıştır.
kadı burhanettin zamanında devlet dili Farsça idi. Aydın sınıf Türkçeyi
hor görüyordu. Bu nedenle Âşık Paşa, o sırada Türk halk kitlesine ve
Türk diline karşı gösterilen ilgisizlikten şikâyet ederek, Türkçe
yazıldığından kitabının değersiz sayılmamasını önermiştir.
Türkçeyi Arapça ve Farsça gibi bir ilim ve edebiyat dili değil, sadece
basit bir konuşma dili saymak hususunda daha sonraki devirlerde de
rastladığımız bu anlayışa karşı millî bir dil ve edebiyat yaratmak
isteyen Anadolu şairleri arasında Âşık Paşa’ya önemli bir yer vermek
gerekir. Fakat bu konuda onun üzerinde etkili olan en büyük etken halka
hitâbetmek ve dervişliğin yolunu onlara göstermek yolundaki çalışma ve
dinî düşünceleridir.
Âşık Paşa’nın yunus emre etkisi altında yazdığı gazel ve ilahileri
şiirlikten lirizmden, sanattan yoksun kuru öğütlerdir. Yunus’un,
kaygusuz abdal ın şiirleri yanında çabuk unutulmuştur.
Kazanmış olduğu büyük manevî etkiden dolayı Garib-nâme’si çok geniş bir sahaya yayılmış ve okunmuş, etki yapmıştır.
Türk dili ve edebiyatının genel gelişiminde Âşık Paşa’nın unutulmaz bir
yeri olduğu da gerçektir. Eserleri: Garib-nâme, Risâle fî Beyânü’l-esmâ,
Manzum Tasavvuf Risâlesi, Şiirleri.
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:38 am

Şeyhoğlu Mustafa


Yaşadığı dönem: 14.yy - AnadoluHayatı:
14. yüzyılda, Germiyan Beyliği sahasında yetişmiştir. 1340-1410
tarihleri arasında Germiyan beyi Süleyman Şah'ın hizmetinde nişancılık
ve deftardarlık hizmetlerinde bulunmuştur. Daha sonra Yıldırım Bayezid'e
intisabetmiş ve Hurşîd-name’yi ona sunmuştur. Eserleri: Hurşîd-nâme
Marzuban-nâme, Kabus-nâme, Kenzü'l-Küberâ, Mehekkü'l-Ulemâ.
Kaynak: SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, Ankara, 2002.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:39 am

Adlî (II. Bayezid)


Yaşadığı dönem: 15.yyHayatı:
Dünyaya 1447 yılında Dimetoka’da gelen ikinci beyazıt 1481'de fatih 'in
ölümü üzerine Osmanlı tahtına XIII. padişah olarak geçmiştir. Rakibi
olan şehzade Cem'in saltanat arzusuna, yeniçerilerin kendisine taraftar
olmaları ve vali bulunduğu Amasya'dan merkeze Cem'den önce varışı ile
set çekti. Bu rekabet bilinen gelişmelerle 1495'e kadar devam etti. 10
Haziran 1512 tarihinde Çorlu’da vefat etmiştir.
Kendisi de âlim ve şair olan II. Bayezid kendi devrini âlimler, şairler
devri haline getirmiş, bir kısım isim ve işleri ile Künhü'l-Ahbar'da
kaydedilmiş olan yüzlerce kabiliyeti şöhret haline getirmiştir, birçok
yönden babası Fatih'i aratmamıştır. II. Bayezid, şiirlerinde mütevekkil
ve şükredicidir, bazen de bir hak ve adalet arayıcısıdır. Adlî,ahmet
paşa yı üstad tanıyarak gazel söylemiş, necati den aldığı ilham ve feyzi
de ilk tesirle birleştirerek devrinde vasat kudret ve kabiliyette bir
şair olmuştur.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:39 am

Adnî


Yaşadığı dönem: 15.yyHayatı:
Mahmud Paşa'nın ailesi ile doğum yeri ve yılı hakkında çağdaşı Türk
tarihçilerinin eserlerinde bilgi yoktur. Sonraki yüzyıllara ait
tezkirelerden Künhü'l-Ahbâr ile Hadîkatü'l-Mülûk ve'l-Vüzerâ adlı
eserlerde Hırvat asıllı olduğu belirtilmektedir. Beyânî Tezkiresi,
Künhü'l-Ahbâr, Meşâirü'ş-Şuarâ ile Tezkiretü'ş-Şuarâ da Alacahisarlı
olduğu kanısındaysa da Mahmud Paşa'nın biyografisini yazan Ş. Tekindağ,
bu kayıtların doğruluğunu şüpheyle karşılamakta ve Babinger'in verdiği
bilgilere dayanarak babasının Sırp despotu Angelos ailesinin Teselya
kolundan gelmiş olması ihtimalini kuvvetli görmektedir.
Yerli kaynaklardan yalnızca Heşt Bihişt adlı eserde babasının adının
Abdullah olduğu yazılan şâirimizin soyuyla ve sonraki hayatıyla ilgili
bir başka husus, bazı tezkirelerde ve menakıpnâmelerde Mahmud Paşa ile
Kassabzâde Mahmud Bey'in karıştırılmasıdır. Bu konuda Halil İnalcık,
Sadrazam Mahmud Paşa ile Bursa subaşısı Kassabzâde Cübbe Ali Bey'in oğlu
Mahmud Bey'in farklı şahıslar olduğunu belirtmektedir. Âmil Çelebioğlu
ise, Yazıcıoğlu Mehmed'in dostlarından bahsederken müellif hattı
Muhammediye'deki
Veziri var idi bir nür-ı Vehhâb
Adı Mahmud Paşa 'di İbn-i kassâb (8864)
beytinden hareketle fatih sultan mehmet in vezîr-i azamı Mahmud Paşa Kasaboğlu Mahmud'dan başkası değildir" demektedir.
Tezkirelere göre savaş esiri olarak veya intisap yoluyla Mehmed Ağa'nın
himayesine giren Mahmud Paşa'nın bundan sonraki hayatına ait bilgiler
daha nettir.
Mehmed Ağa'nın himayesiyle Edirne sarayında öğrenim gördükten sonra II.
Mehmed'in tahta çıkışıyla birlikte ocak ağalığı rütbesi verilir (1451)
ve İstanbul kuşatmasında görev alır. Fatih'le birlikte birçok savaşa
katılan Mahmud Paşa, Belgrad seferindeki başarıları üzerine 1454'te
vezir ve Rumeli beylerbeyi olur. 1458'de Sırbistan işini halletmesi için
görevlendirilir ve bazı kaleleri alarak bölgedeki Osmanlı hakimiyetini
güçlendirir. 1460'ta Fatih'le birlikte gittiği ikinci Mora seferinde
Mistra (İsparta) kalesini, ikna yoluyla ele geçirir.
1461 yılında yine Fatih'le birlikte Amasra, Sinop ve Trabzon seferine
çıkar. Bu seferde Mahmud Paşa Amasra'yı 150 gemilik bir filoyla
kuşatırken Fatih de karadan gelir ve şehir alınır. Sinop'un alınması
harekâtını sevk ve idare edip Rumeli ordusu kumandanı sıfatıyla
Trabzon'a gelir ve hem halkı hem de imparatoru ikna ederek şehri kan
dökmeden alır. 1462'de katıldığı Eflak savaşında üstün basanlar
gösterir. Aynı yıl Midilli adasını almakla görevlendirilir ve bunu da
başarır.
1463 yılında Fatih'in Sırbistan seferine katılır ve isyan eden
Venediklileri hezimete uğratır. 1464 kışında Fatih'in Jajcza'yı
kuşattığı sırada hücuma geçen Macarlara karşı görevlendirilir ve onları
geri dönmeye mecbur bırakır. Ertesi yıl Fatih'le birlikte Arnavutluk
harekâtına katılır.
1468 yılında Fatih'le birlikte çıktığı Karaman seferinde Pir Ahmed'i
yakalayamayışı ve görevlendirildiği tehcir işinde yanlı davranıp rüşvet
aldığı iddiaları üzerine vezirlikten ve beylerbeyilikten azledilir.
Bir süre sonra donanma komutanı olur (1469/70) ve kendisine Gelibolu
sancağı verilip donanmanın ıslahıyla görevlendirilir. 1470'teki
Eğriboz'un fethinde yine Fatih'le birliktedir. Bu zaferden sonra yeniden
sadrazamlığa yükseltilen Mahmud Paşa ile Fatih'in arası, Uzun Hasan'a
karşı hazırlanan ordunun komutanlığını kabul etmeyişi üzerine biraz
açılır.
11 Nisan 1473'te Fatih'le birlikte Sivas'a gelen Mahmud Paşa
Şebinkarahisar'ın alınmasını önermiş; bu önerisi kabul görmediği gibi
otluk beli savaşı'nda ikinci derecede bir göreve getirilmiştir. Bu arada
bir dizi savaşta gösterdiği başarıya rağmen gözden düşürülen Paşa,
ikinci kez azledilmiştir.
Bir süre Hasköy'deki "hâs"ında inzivaya çekilen Mahmud Paşa, daha sonra
Fatih'in huzuruna çıkarsa da yüz bulamaz. Şehzade Mustafa'yı ölümüne
sevindiği, bir rivayette ise bu işte parmağının olduğu bahanesiyle
Yedikule'ye hapsedilir ve türbesindeki kitabeye göre 1473'te, kaynaklara
göre ise 3 Temmuz (~3 Ağustos) 1474'te -Fatih'in itiraf ettiği
hatasıyla- orada öldürülür. Türbesi, kendi yaptırdığı camiin
haziresindedir.

Kişiliği
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.][Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] alt="" />


Çocukluğundan itibaren Enderun'da saray terbiyesi ve eğitimiyle
yetişmiştir. Bütün tezkireler ile diğer kaynaklar, "tertîb üzere"
öğrenim gördüğünden bahsetmekte, feraset ve akıllılıkta Osmanlı
Devletinin yetiştirdiği ender vezirlerden saymaktadır. İlmî yeteneği ve
zekâsının kıvraklığı, Meşâirü'ş-Şuarâ’da "problemler diğer insanların
zihnine gelmeden onun kalbine doğarmış" sözleriyle ifade edilmektedir.
Fatih'in Hurufîliğe duyduğu ilgiyi kesmek için Mahmud Paşa'nın Edirne
müftüsü ve müderrisi Fahreddin Acemî'nin de yardımıyla Hurufîleri
ortadan kaldırması, onun zekâ ve ferasetinin örneklerinden yalnızca bir
tanesidir. Devlet yetkilileri, âlimler ve halk tarafından sevinç ve
takdirle karşılanan bu hadise, onun "devlet-i ebed-müddet" ülküsüne ne
denli bağlı olduğunu ve bu uğurda nelerin yapılması gerektiğini
göstermesi bakımından kayda değer.
Mahmud Paşa'nın kişiliği, adıyla özdeşleşen şu dört niteliğiyle öne
çıkmaktadır: Fatih Sultan Mehmed'le beraberliği, yaptırdığı eğitim ve
sosyal hizmet tesisleri, hayırseverliği, ilmî ve edebî yönü.
Mahmud Paşa, 1451'de ocak ağalığı görevine getirilişinden -Âlî'ye göre
daha da öncesinden- ölümüne kadar Fatih Sultan Mehmed'in güvendiği,
sevdiği ve saygı duyduğu bir şahıs olarak tarihteki yerini almıştır.
Eğitim işlerinden sosyal hizmet çalışmalarına, ülkenin güvenlik
işlerinden yapılan savaşlara ve "divan" kararlarından edebî toplantılara
kadar, Fatih'le birlikte Mahmud Paşa'nın mührü de görülmektedir. Bu
yakınlığı Gelibolulu M. Âlî, "Horasan padişahı (Hüseyn-i Baykara) ile
Mîr Ali Şîr Nevâyî ve Fatih ile Mahmud Paşa arasındaki şanlı ve
benzersiz beraberlik, devlet işlerinden öte, zamanına göre, yıldızların
sürekli ve mutlu beraberliğine denktir" şeklinde ifade etmektedir.
Bu şanlı beraberliğin, ara sıra, entrikalar yüzünden gölgelendiği de
olmuştur. Saraydaki iktidar çekişmelerinden hemen herkesin payını
aldığı, yerini sağlamlaştırmak veya rakip gördüğü kimseyi uzaklaştırmak
isteyenlerin hileye ve asılsız suçlamaya başvurduğu sıkça görülmektedir.
Şâirimizin de bir kez böylesi bir davranışı, hileye başvurduğu,
kayıtlarda bulunmaktadır.
Kaynaklara göre, Mahmud Paşa'nın öldürülmesine, kimi yazarlara göre ise
şehit edilmesine, belgelendirilememiş bir suçlamayla karar verilmiştir.
Mahmud Paşa Menâkıbnâmesi ndeki Fatih'in kararından vazgeçtiği, emrin
zindana ulaşmasından biraz önce infazın gerçekleştiği, cenazeyi ziyarete
gelen Fatih'in çok ağlayıp: "Mahmud, sana ki bu işi etdüm, âhiret
pâdişâhı eyledüm, tâ ki senün mertebelerine biz de varayıduk", dediler
kaydı, efsaneleşmiş beraberliğin, tarihî kaynaklar yanı sıra halk
nazarındaki tezahürünün belgesidir. istanbulun fethi nden hemen sonra
başlatılan eğitim çalışmalarında görev alan Mahmud Paşa, Ali Kuşçu ile
birlikte Tetimme ve Sahn-ı Seman medreseleri teşkilâtının kurucusudur.
Kendi adına da İstanbul, Hasköy ve Sofya'da medrese yaptırmıştır. Âşık
Çelebi, Harameyn-i Şerîfeyn (Mekke ve Medine)'de dört mezhep üzere
eğitim veren medreseler yaptırdığını kaydetmektedir. Süheyl Ünver,
Mahmud Paşa'nın 1464 yılında yaptırdığı cami, aş evi, sığınma evi,
medrese ve hamam külliyesi içinde kurduğu kütüphaneye vakfettiği
eseflerden iki yüz kadarını bulduğunu belirtmekte ve özel kütüphanesinin
temellük kitabesi ile kitaplarındaki vakıf mührünün resimlerini
vermektedir.
Mahmud Paşa'nın şöhretini ebedîleştiren hizmetlerinden biri, günümüzde
adını yaşatmakta olan vakıflarıdır. Yaptırdığı sosyal hizmet ve hayır
tesislerinin masraflarını karşılamak üzere çarşılar ve köyler vakfeden
Mahmud Paşa'nın hayratından bazıları şunlardır: İstanbul'da okul, cami,
hamam, mahkeme, çeşme, han ve 265 dükkândan oluşan iki çarşı; Ankara'da
bedesten (kapalı çarşı) mescit ve han; Bursa'da kervansaray ve mescit;
Edirne'de cami ve hamam; Hasköy'de medrese ve hamam; Sofya'da medrese,
mescit, sebil ve han.
Tezkireler, Mahmud Paşa'nın yoksullara yardım ettiğinden ve
cömertliğinin son derece fazla olduğundan uzun uzun bahseder. Bunların
arasında, Mahmud Paşa'nın taşradan gelen medrese öğrencilerine aynî
yardımdan başka beş yüzer akçe bağışladığı ve cuma akşamları verdiği
yemeğin içine nohut büyüklüğünde altın ve gümüş daneleri koydurduğu
rivayeti dikkat çekmektedir. Latifî Tezkiresi'nde, "hayr-endîş" (iyilik
düşünen) olması sebebiyle Fatih'in, halka ait işleri ona teslim ettiği
belirtilmektedir.
Mahmud Paşa'nın iyiliksever yönü, tarih kaynaklarında belgeleriyle
sabittir. O, yalnızca kendi halkına değil, Müslüman olsun olmasın,
savaştığı düşmanlarına bile insanî duygularla yaklaşma erdemini
gösterebilen ender şahsiyetlerdendir. Onun, yukarıda değinildiği üzere,
bazı kaleleri ve şehirleri ikna yoluyla, kan dökmeden teslim aldığı ve
Karaman'dan İstanbul'a tehcir sırasında zor durumda olanlara dokunmadığı
için iftiraya uğrayıp vezirlikten azledildiği bilinmektedir.
Mahmud Paşa'nın belirgin vasıflarından olan engin insan sevgisini, biraz
da, devlet adamlığı görevinin önüne geçen şâir gönlünde aramak gerekir.

Bütün bunlar, halkın onu "velî" olarak görmesine, onun hayat hikâyesinin
efsaneleşip dilden dile ve kuşaktan kuşağa anlatılmasına, sonuçta, onun
adına "menâkıb-nâme" yazılmasına yol açmıştır.
Fatih Sultan Mehmed'in çevresinde toplanan âlimler ve edipler arasında
yer alan Mahmud Paşa, ilmî ve edebî şahsiyetleri himaye ve teşvik edip
onlarla bir araya gelerek kendisi de ayrıca bir mahfil kurmuştur.
Alâeddin Ali, Enverî, Halimî, Hayatî, Karamanlı Mehmed Paşa, Safi
mahlâslı Kasım Paşa, Sarıca Kemâl, Şükrullah ve Tursun Bey gibi
şahsiyetlerle bir mahfil oluşturan Mahmud Paşa; "Adnî" mahlâsıyla Türkçe
ve Farsça şiirlerle Farsça inşâlar yazarken, çevresindekileri de eser
ortaya koymaları için teşvik etmektedir. Bu ilmî ve edebî çevre
tarafından Bahru'l-Garâyib, Behcetü't-Tevârih, Düstur-nâme-yi Enverî,
Tarih-iEbü'l-Feth, Tuhfetü'l-Mahmûdiyye fî-Nasîbati'l-Vüzerâ... gibi pek
çok eser ortaya konmuştur.
Adnî'nin edebî yönü hakkında tezkirelerde bilinen ve kalıplaşmış övücü
sözler bulunmakta, düz yazılarının şiirlerinden daha olgun ve ustaca
olduğu ifade edilmektedir.
Yaşadığı dönemin şiir diline göre oldukça sade yazan Adnî'nin başka
şâirleri etkilediğinden söz etmek henüz erken. Ancak, onun şiirlerine
nazire yazan şâirlerin çıkabileceğini de düşünmek gerekir. İşte
bunlardan biri, çağının ve Türk edebiyatının güçlü şâiri baki'dir.
Konuyla ilgili olarak ilginç tespitlerde bulunan Gibb'in görüşlerini
dikkatlere sunuyoruz. Gibb, Necatî'ye gelinceye kadarki Osmanlı şiirinin
belirgin özelliklerini basitlik derecesinde garip terkipler ile
fîkirlerdeki sıradanlık ve örtülü bir yapmacıklığa rağmen saf ve
dokunaklı bir tarz olarak değerlendirdikten sonra Adnî'nin şiirleri için
şöyle demektedir: "Fakat Adnî'nin şiirleri daha orijinaldir ve en
azından Adlî'ninkinden daha çok bir şahsîliği vardır. Yer yer bir
vukufun eseri olan parıltılar yanıp sönmekte, şahsîliğin, şâirin
sanatkârlık endişesiyle bütün bütün kaybolmadığı görülebilmektedir."
Yücel, Bilal, “Mahmud Paşa Adnî Divanı”, Akçağ Basımaevi, Ankara.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:39 am

Ahmed Paşa


Yaşadığı dönem: 15.yyHayatı:
XV. yüzyılın en usta divan şairi sayılan Ahmet Paşa,ikinci murat ın
devrinin büyüklerinden Kazasker Veliyüddin bin İlyas’ın oğludur. Ahmet
Paşa’nın ne zaman doğduğu bilinmemektedir. Fuad Köprülü,
İslâm Ansiklopedisi’nin Ahmet Paşa maddesinde “Edirne’de yaptırılan
cami ve imaret vakfiyesinin Veliyüddin tarafından tanzim edildiği ve
şairimizin memuriyet hayatı hakkındaki kayıtlar düşünülürse, bu tarihten
(830/1426) biraz evvel ya da biraz sonra doğduğu” fikrini ileri
sürmüştür.
Latîfî, tezkiresinde ve Gelibolulu Âlî de Künhü’l-ahbâr adlı eserinde
Ahmet Paşa’nın Bursa’da doğduğunu yazmışlarsa da bu bilgi yanlıştır.
Daha eski kaynaklardan biri olan Sehî Tezkiresi ile Güldeste sahibi
Beliğ, onun Edirne’de doğduğunu söylerler. Âşık Çelebi de tezkiresinde
Ahmet Paşa’nın vârisi olan amcasının oğlu Edirneli Nâzır Çelebi ile
görüştüğünü, ondan bilgi aldığını ve şairin Edirneli olduğunu yazar.
Ayrıca son zamanlara kadar Edirne’de Veliyüddin oğlu adını taşıyan bir
mahalle ve mescidin olması, şairin bu şehirde doğduğunu gösteren
kuvvetli delillerdir. Latîfî ile Âlî’nin onu Bursalı göstermelerinin
nedeni, şairin ömrünün çoğunu Bursa’da geçirmesi ve orada ölmesi
olmalıdır.
Ahmet Paşa, II. Murat zamanında Edirne’de okumuştur. Devrin geçerli
bilgileri yanında Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. Öğrenimini
bitirdikten sonra önce Bursa’da Sultan Murad Medresesi’nde (Muradiye
Medresesi) müderrislik yaptıktan sonra 855/1451’de Edirne’ye kadı tayin
edilmiştir. fatih in tahta geçmesinden sonra kazasker olan Ahmet Paşa
bir süre sonra Fatih’in musahibi oldu ve vezirliğe yükseldi.
Padişaha ve Osmanlı devletine sadık olan, padişahtan çok fazla iltifat gören Ahmet Paşa
Ey muhît-i keremün katresi ummân-ı kerem
Bâğ-ı cûd ebr-i kefünden tolu bârân-ı kerem
Beytiyle başlayan ve Kerem kasidesi unvanıyla tanınan 35 beyitlik meşhur
kasidesini padişaha yollar ve affedilmesini rica eder. Bunun üzerine
ölümden kurtulduğu tahmin edilen Ahmet Paşa, yevmiye otuz akçe vazife
ile Bursa’ya tayin edildi. Orada Orhan, Muradiye ve Emir Sultan
vakıflarının işlerini yürütmekle görevlendirildi. Bundan sonra bir daha
İstanbul’a dönememiştir. Büyük edebiyat tarihçilerimizden Ali Nihad
Tarlan, Kerem kasidesinin yazılışını başka bir sebebe bağlamakta ve
yukarıdaki gibi bir hadisenin vukuuna ihtimal vermemektedir.
Ancak şair Bursa’da vazifelerden memnun kalmayıp Bursa’ya gelen Fatih’e
durumunu arz ederek buradan affını isteyince Sultanönü (Eskişehir)
sancağına, daha sonra da Tire ve Ankara sancak beyliğine tayin
edilmiştir. Bu vazifelerin hiçbirinden memnun kalmayan şair, tekrar
padişaha yolladığı bir şiiriyle Ankara’dan ayrılma ricasında bulunur. Bu
ricası büyük bir ihtimalle Fatih’in ölümü nedeniyle yerine
getirilememiştir. Fatih’in 1481’de ölümü üzerine tahta geçen ikinci
beyazıtın zamanında tekrar eski itibarını kazandı. Ankara’dan ayrılma
isteği II. Bayezid tarafından yerine getirilen şair Bursa’ya sancak beyi
olarak tayin olundu ve ölünceye kadar orada kaldı. Bursa’da idarî işler
yanında edebî toplantılarla hayatını sürdürmüş olan
Ahmet Paşa 902/1497’de vefat edince, Muradiye Camii yanında önceden
yaptırdığı medrese civarına gömüldü. Türbe daha sonra inşa edilmiştir.

bunca meziyetinin ve buna mukabil kendisine gösterilen teveccühünün
başkaları tarafından kıskanıldığına şüphe yoktur. Sehî, Latîfî, Şakâik,
Hasan Çelebi, Beyânî Tezkireleri ile diğer başka kaynakların ifadesine
göre günün birinde Fatih’in hizmetkârlarından birine laf attığı için
gazaba gelen Fatih kendisini vazifeden azleder ve hapsettirir. Âşık
Çelebi ise Ahmet Paşa’nın birkaç fesatçının iftirasına uğradığını
bildirir. Şair burada


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:39 am

Avnî (Fatih Sultan Mehmed)


Yaşadığı dönem: 15.yyHayatı:
1 Nisan 1430 tarihinde doğan Fatih Sultan Mehmed, II. Murad ile Hüma
Hatun'un oğludur. İyi bir eğitimden geçen II. Mehmed 1443'te Manisa
sancakbeyliğine gönderildi. Kardeşi Alâeddin Çelebi'nin aynı yıl
ölmesiyle tahtın varisi oldu. 1444 -1446 yıllarında hükümdarlık tahtına
oturduğunda babası II. Murad, Manisa'da dinlenmekteydi. Yeniçerilerin
ayaklanması ve Halil Paşa'nın ısrarıyla yeniden tahta geçti. II. Mehmed
yeniden Manisa'ya sancakbeyi olarak döndü. Buradaki beş yıllık görevinde
kültürel ve siyasal ufkunu genişletti. 10 Şubat 1451'de babasının
ölümüyle Edirne'ye gelerek 19 Şubat'ta ikinci kez tahta oturdu.
İstanbul'u alarak Bizans imparatorluğunu tarihten silmeyi düşünen II.
Mehmed, bu düşünü büyük gayret ve hazırlıklarla 29 Mayıs 1453'te
gerçekleştirmiş, Osmanoğulları'nın en büyük ve anlamlı zaferini elde
ederek, kendine, "Fâtih-i Kostantiniyye", devlete de imparatorluk
unvanını kazandırmıştır. İstanbul’daki ticarî canlılığı sağlamak için
1454'te Venediklilerle her türlü ekonomik serbestliği öngören bir
antlaşma imzaladı.
Fatih'in dış görünüşünü kendisini tanıyan yerli ve yabancı birçok yazar
ve sanatkâr tasvir etmiştir. İtalyan Zorzo Dolfin, onun az gülen,
çalışkan, zekî, amacına ulaşmada inatçı, kitap okumayı çok seven,
araştırmalar ve incelemeler yapan cömert bir insan olduğunu söyler.
Neşrî ise Fatih'i, adaletli, yiğit, bilgin, dindar, bilim adamlarını ve
erdem sahiplerini koruyan bir kişi olarak tanıtır. Bu özellikleri onun
sefere gittiği yerlerden birçok âlim ve sanatçıyı istanbul'a getirmesine
vesile olmuştur.
Hayatının her dönemini azami bir verimle kullanan Fatih Sultan Mehmed
1481 baharında sefer için orduyla birlikte İstanbul'dan ayrıldı.
Padişah, Maltepe'de hastalanarak Tekür Çayırı'ndan öteye gidemedi. 3
Mayıs 1481'de 51 yaşında öldü. Cenazesi kendi adını taşıyan caminin
kıble tarafındaki türbesine gömüldü.
Edebî Kişiliği
Çocukluğundan itibaren bir ilim, şiir ve sanat havzasında yetişmiş ve bu
ilgisini hayatının sonuna kadar sürdürmüş olan Fatih Sultan Mehmed,
Avnî mahlâsıyla şiirler yazmış, divanı olan ilk Osmanlı padişahıdır.
Bütün kaynakların fikir birliğine vardığı nokta; hassas ruhlu, sözüne
sadık, âlim ve sanatkârları himaye eden, musikîye ve şiire düşkün bir
insan olmasıdır. Gelenekleşen âlim ve şairleri toplayarak sohbet etme
adeti II. Mehmed döneminde haftada iki gün yapılmıştır.
Bugün Fatih'in şiirlerinin bulunduğu divan, bir divandan çok içerisinde
gazellerin bulunduğu bir divançe niteliğindedir. Onun devrine göre iyi
bir şair olduğunu bu divançedeki şiirler açıkça ortaya koymaktadır.
Avnî'nin altı dil bildiği rivayet edilmekle beraber Arapçayı ve Farsçayı
eserleri aslından okuyacak kadar iyi bilmektedir. Dili diğer Osmanlı
şairlerinden farklılık göstermeyen Avnî, zaman zaman devrine göre sade
ve duru bir üslûp kullanmıştır. Kimi beyitlerinde konuşma dili rahatlığı
içindedir.
Devlet adamlığı, komutanlığı, zaferden zafere, ülkeden ülkeye koşmakla
geçen hayatının izleri şiirlerine pek yansımamıştır. O, maddî zevk ve
saf aya kayıtsız kalan, yaptığı işleri manevî görev bilen bir
padişahtır.
Avnî'nin şiirlerinde rindâne ve âşıkane söyleyişlerin yanında
hükümdarlığını yansıtan beyitler de vardır. Sahip olduğu karakter ve üne
rağmen zaman zaman sevgili kavramının arkasında ölüm karşısında
çaresizliği, dünyanın geçiciliğini, kulluğunu unutmadığı görülür.
Avnî'nin şiirlerindeki hayal zenginliği ve yeni buluşlar dikkat çekicidir.
Divan şiirinin geleneklerine uygun olarak O da gerçek dost bulmanın
zorluğundan, devrinden, anlaşılamamaktan, ayrılıktan, güzellerin
eziyetlerinden, gönülden felekten dem vurur.
Divandaki gazeller bize II. Mehmed'in 'aşk, sevgili ve güzeller
konusundaki düşüncelerini tüm samimiyeti ve açıklığıyla ortaya koyar. O
tamamen hissî ve hiçbir çıkara dayanmayan bir sevgilinin övgüsü
içindedir. Şiirlerinin incelenmesiyle ortaya çıkan bir başka sonuç da
Şirazlı Hafız ve Şeyh Sadi gibi lirik ve didaktik Iran şairlerinin
etkisinde kalmış olmasıdır. Gazellerdeki didaktik, öğüt verici ve
atasözlerine yakın söyleyişler bu etkiyi daha açık bir şekilde ortaya
koymaktadır.

Avnî, Anadolu sahasında ise en çok Şeyhî ve Ahmed Paşa’nın etkisinde kalmıştır.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'da Divan Edebiyatı

Mesaj tarafından Salvador Bir Çarş. Tem. 27, 2011 5:39 am

Cem Sultan


Yaşadığı dönem: 15.yyHayatı: Fatih'in küçük oğlu Cem Sultan, renkli
kişiliği yanında şanssız şehzadelerin başında yer alan birisi olarak
görülüyor. Başından geçen çeşitli olaylar yanında, şiiriyle de ön plana
çıkan Cem, halk tarafından büyük bir sevgiyle benimsenmiş, sevilip
sayılmıştır. Küçük yaşlarda Arapça ve Farsçayı öğrenen Cem,
çevresindekileri hep şiirle uğraşan kişilerden seçmiş, etrafına Sa'dî,
La'lî, Kemalî, Şahidî gibi şairleri toplamıştır. Şiirde Ahmet Paşa'yı
örnek alan Cem Sultan, yazdığı şiirleriyle Türkçede olduğu gibi Farsçada
da beğenilen bir şair olduğunu ortaya koymuştur.


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Salvador
Yönetici
Yönetici

Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı: 3183

Rep Puanı Rep Puanı: 8

AF Paylaşım gücü AF Paylaşım gücü: 3808


Kullanıcı profilini gör http://adrenalin.fforum.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

1 sayfadaki 5 sayfası 1, 2, 3, 4, 5  Sonraki

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz